Yaşasın Cumhuriyet
11. Atatürk’ün Cumhuriyet Devrimleri
soyadı kanunu ve şapka kanunu
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, yalnızca devletin yapısı değil, toplumun kimliği ve görünümü de değişmeye başladı. Atatürk’ün öncülüğünde yapılan inkılaplar, çağdaş bir toplum yaratma amacını taşıyordu. Bu dönüşümün iki önemli adımı, Şapka Kanunu (1925) ve Soyadı Kanunu (1934) oldu.
Cumhuriyet öncesi dönemde insanlar genellikle baba adı, lakap, memleket veya unvanla anılırdı: “Hüseyin oğlu Ahmet”, “Hacı Mehmet”, “Laz Ali” gibi. Bu durum, resmî kayıtlarda ve sosyal yaşamda karışıklığa yol açıyordu. Atatürk, her vatandaşın eşit ve belirgin bir kimliğe sahip olması gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla 21 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu kabul edildi. Kanunla birlikte, Her aileye kendine özgü bir soyadı verildi. Unvan, rütbe ve dini lakapların (Paşa, Hoca, Efendi, Ağa gibi) kullanımı yasaklandı. Vatandaşlık bilinci güçlendirildi; birey ile devlet arasında modern bir bağ kuruldu.
Meclis, bu kanunun ardından Atatürk’e “Atatürk” soyadını vermeyi teklif etti ve M. Kemal memnuniyetle kabul etti. Bu soyadı, Türk milletinin kurucusuna duyduğu saygının ve minnettarlığın bir simgesi oldu. Osmanlı döneminde kıyafet, özellikle başlıklar, (fes, sarık, cübbe vb.) toplumsal sınıfları ve meslekleri ayıran bir simgeydi. Atatürk, bu sembollerin ortadan kaldırılarak, herkesin eşit ve modern bir görünüme kavuşmasını istiyordu. bunun için 25 Kasım 1925’te kabul edilen Şapka İktisası Kanunu, memurların ve halkın Batı tarzı başlıklar (şapka) giymelerini düzenledi. Bu reform, yalnızca bir kıyafet değişimi değil; zihniyet değişiminin bir sembolüydü. Atatürk bu konuda Kastamonu gezisinde şöyle demiştir:“Bizim kıyafetimiz millîdir. Çünkü aklın ve mantığın gösterdiği yoldadır.” Şapka Kanunu, toplumda dış görünüşte bir birlik sağlarken, Türkiye’nin modern ve laik dünya anlayışına yönelişini de simgeledi.
Takvimde yapılan değişiklik
Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye, yalnızca siyasi ve ekonomik alanlarda değil, günlük yaşamı düzenleyen temel sistemlerde de köklü değişikliklere gitti. Ölçü birimleri dünya standartlarına göre değiştirildi ve takvim reformu yapıldı. Osmanlı Devleti’nde uzun yıllar boyunca Hicri Takvim kullanılmıştı. Bu takvim, ayın hareketlerine göre düzenlendiği için güneş yılından yaklaşık 11 gün kısaydı. Sonuç olarak, her yıl resmî işlemlerde ve ekonomik faaliyetlerde tarihler kayıyor, mali yıl ve mevsimler arasında uyumsuzluk oluşuyordu. Bu durum özellikle ticaret, eğitim ve dış ilişkilerde büyük karışıklıklara neden oluyordu.
Atatürk ve Cumhuriyet yönetimi, çağdaş dünya ile uyum sağlamak ve toplumsal yaşamda düzeni kolaylaştırmak amacıyla 1 Ocak 1926 tarihinde bugün kullandığımız Miladi Takvim’e geçilmesine karar verdi. Bu takvim, dünyada en yaygın olarak kullanılan güneş esaslı takvim olup, yıl 365 gün 6 saat olarak hesaplanıyordu. Miladi takvimin kabulüyle: Resmî ve ekonomik işlemler standartlaştı, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde tarih uyumsuzluğu ortadan kalktı, Eğitim, hukuk ve ticarette modern ölçülere uygun bir zaman sistemi benimsendi.

