DÜŞÜNCELER?
7. “Eğer Yeniden Başlayabilseydik”
Tarih boyunca birçok kişi daha iyi bir dünya hayal etmiştir. Filozoflar kendince sebeplerle adaleti aradı, bilim insanları bilinmeyeni anlamaya çalıştı, sanatçılar umutlarını tuvallere, notalara ve satırlara dönüştürdü. İnançlar görünürde insanı iyiliğe çağırdı. Ama tüm bunlara rağmen birlikte yaşamayı öğrenemedik. Belki hiçbir kuşak kusursuz bir dünya kuramayacak, savaşlar sona ermeyecek ve doğası gereği insan hata yapmaya devam edecek. Ama bütün bunlar, daha iyi bir dünya hayal etmekten vazgeçmek için yeterli bir sebep değil. Zaten insan dört dörtlük olsaydı eğer mükemmel olmaya uğraşırmıydı. Dünyanın resetlenmesi ve her şeye yeniden başlamamız lazım. Yanlış anlaşılmasın bu söylemim şehirlerin yıkıldığı, tarihin silindiği ya da insanların her şeye sıfırdan başladığı bir sıfırlamadan bahsetmiyorum.
İnsanların yeniden birbirine sevgi dolu samimi gözlerle baktığı, birbirini anlamaya çalıştığı bir sıfırlanma. Belki o zaman çocuklara ezberden önce merak etmeyi öğretirdik. Bir sorunun doğru cevabını bulmaktan çok, doğru soruyu sormanın değerini anlatırdık. Belki okullar, yalnızca meslek kazandıran kurumlar olmazdı. İnsanın karakterini, vicdanını ve hayal gücünü de besleyen yerler olurdu. Belki çocuklara birbirleriyle yarışmayı değil, birlikte üretmeyi öğretirdik. Neticede hayat, birlikte yürünebildiği ölçüde anlam kazanır. Belki başarının tanımını da değiştirirdik. Daha fazla kazanmak daha fazla ödüle sahip olmak yerine daha az incitmek ve duyarlı olabilmek de bir başarı olurdu. Bir insanın güvenini koruyabilmek mesela. Bir çocuğun hayal gücünü kırmamak. Yaşlı bir insanın yalnızlığını paylaşabilmek. Bir ağacı kesmeden önce gölgesini düşünebilmek. Belki bunlar da başarı sayılırdı, ödüllendirilirdi.
Yine ülkeler kurar dünyayı sınırlara bölerdik. Diller, kültürler ve inançlar yine birbirinden farklı olurdu. Ama bu sefer herkes kardeşçe kendi sınırında yaşar ve hibir sınır insan hayatından değerli olmazdı. Hiçbir bayrak, hiçbir din bir çocuğun yaşam hakkının önüne geçmezdi. Hiçbir fikir, insan onurunu ezme hakkını kendinde görmezdi. Düşünmek farklı düşünmek korkulacak bir şey olmaktan çıkardı.
Belki dinler, ideolojiler ve bütün düşünce sistemleri, insanı birbirinden ayıran duvarlar değil; kendisini daha iyi tanımasına yardımcı olan pencereler olurdu. Deistler, Ataistler, Müslümanlar, Budistler, Hristiyanlar... hepsi bir araya gelir görüşlerini saygı çerçevesinde tartışırlar. Hatta kendi inançları hakkında özeleştiri yapabilirlerdi mesela. Televizyonlarda ardı arkası kesilmeyen para odaklı birbirinin kopyası diziler yerine daha fazla sanattan bahsedilebilir daha fazla bilimsel tartışma programları olabilirdi. Bunlar olurken bilim ile inanç birbirini susturmaya çalışmazdı. İnsan ise bu iki arayışın arasında, kendi vicdanını inşa ederdi. İnsanların birbirini daha iyi anlamaya çalıştığı bir dünya kurmaya çalışırdık.
Şehirleri tasarlarken otomobiller için değil insanlar için tasarlardık, böylelikle beton yerine daha fazla renk görürdük. Bu kadar çok gürültü yerine daha fazla sessizlik olurdu. Doğaya bakış açımızı da değiştirirdik onu tüketilecek bir kaynak olarak değil, birlikte aynı gezegeni paylaştığımız sessiz bir ortak olarak görürdük. İnsanları başarılarına göre değerlendirip tanımaktan vazgeçerdik. Birbirimizi makamlarımızla, unvanlarımızla, servetimizle ya da kimliklerimizle değil; davranışlarımızla tanırdık.
Belki bunların hiçbiri gerçekleşmeyecek. Belki biz de eksiklerimizle yaşamaya devam edeceğiz. Ama umut eksik olduğunu bildiğin bir dünyayı yine de güzelleştirmeye çalışmaktır.

