DÜŞÜNCELER?
2. “İnsanlığımızı Ne Zaman Kaybettik?”
Yıllardır çoğu düşünür aynı soruları sorup durdu; "Ben kimim?", "Nereden geldim?" ve "Nasıl yaşamalıyım?" ancak hiçbiri doğru cevabı veremedi. Belki problemimizde tam olarak burada yatmakta bunun evrensel bir doğru kabul edebileceğimiz cevabı yoktur. Her çağın insanı kendi yaşadığı zaman ve yaşamına göre kendisine bu soruyu sormuş ve cevaplandırmıştır. İnsan olarak en ayırt edici özelliğimiz, kesin cevaplardan çok anlam arayışını sürdürebilmemiz galiba.
Sokrates bir insanın önce iç benliğini keşfetmesi gerektiğini söylüyordu. Sokrates’ten yüzyıllar sonrasında yaşayan Immanuel Kant, insan aklının sınırlarını sorgulayarak bireyin düşünme cesaretini özgürlüğün temel şartı olarak ele aldı. Varoluşçu filozoflar ise insanın hazır bir anlamla dünyaya gelmediğini, yaşamı boyunca kendi anlamını inşa ettiğini ileri sürdüler. Neticede hayatımızda hep bir anlamlandırma çabası yer almakta. Oysa bazı şeylerin anlamlandırılmaya ihtiyacı yoktur olduğu gibidir.
Çok eski tarihlerde uyarıcı etkenlerin azlığından mı bilinmez daha fazla düşünür sorgulardı insan. Ne vakit duygusuz robotlara dönüştük?
Değerlerimizi ne zaman bu kadar unutur hale geldik? Şu kısacık ömrümüzde, sonu iki metrelik mezarda bitecek ömrümüzde, insanlığımızı nasıl kaybettik?
Her sabah aynı saatte uyan, dişlerini fırçala, kahvaltını yap, işe git, yemeğini ye, eve gel dişini fırçala yat. Askere git, evlen, çocuk yap. Tomris Uyarın bir sözüyle; yaşamak, bir gün daha geçirmek mi demekti? Merhamet, vicdan, empati, estetik duyarlılık, emek, dostluk, aşk ve bilgelik gibi insanı, insan yapan özgü değerler ne zaman bu kadar görünmez hale geldi.
Gerçeklik yerini yapaylığa bıraktı. At izi, it izine karıştı. Böylesine çıkarcı bir dünyada nasıl mutlu olmamız beklenir ki?
Kendimizi kaybetmeye başladığımız yer tam da burasıdır. Hayatı yaşamak yerine onu sürekli yetişilmesi gereken bir yarış olarak görmeye başladığımızda; düşünmek yerine tepki vermeyi, dinlemek yerine konuşmayı, anlamaya çalışmak yerine yargılamayı tercih ettiğimizde, insan olmanın en temel yönlerinden uzaklaşmaya başlarız. Bu kayboluş çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir. Günlük hayatın hızına uyum sağlamaya çalışırken, kendimizi gereksiz kalıpların içerisine sokmaya ve kabul görmeye çalışırken aslında kendi iç sesimizi yavaş yavaş duyamaz hâle geliriz. Giderek sessizleşir insan. Düşünen aynı zamanda hisseden, sorgulayan, hayal kuran ve anlam üreten bir varlığız. İster Tanrı’dan geldik deyin, ister bilimden.
Daha yavaş düşünebilmek, daha dikkatli dinleyebilmek ve farklı düşünen insanlarla aynı dünyayı paylaşabileceğimizi yeniden hatırlamamız lazım. İneklerin türleri yok mu? ya kurbağların, çiçeklerin mesela... kendimizden başkalarının da varlığını kabul edebilmek olgunluktur. Korkarak asıp kesmekte bir tercih, ama farkımız ne olur?

