Yaşasın Cumhuriyet
4. Atatürk’ün Lozan İle İlgili Görüşleri
Bir süre, Ankara’da, Lozan konferansı görüşmelerini izledim. Görüşmeler ateşli tartışmalarla geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben, bunu çok doğal buluyordum. Çünkü Lozan Barış masasında söz konusu edilen sorunlar, yalnız üç dört yıllık yeni evreye bağlı kalmıyordu. Yüzyıllık hesaplar görülüyordu.Bu kadar eski, bu denli bulanık hesapların içinden çıkmak kuşkusuz çok kolay olmayacaktı.
Efendiler, bilirsiniz ki yeni Türk Devleti’nden önceki Osmanlı Devleti “Eski Antlaşmalar” adı altında birtakım ayrıcalık haklarının tutsağıydı. Hıristıyan halkın birçok ayrıcalıkları ve hakları vardı. Osmanlı Devleti’nin, Osmanlı ülkesinde bulunan yabancıları yargılama hakkı yoktu. Kendi vatandaşlarından aldığı vergiyi yabancılardan alması yasaktı. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde bulunan topluluklara karşı önlemler alması yasak ediliyordu.
Osmanlı Devleti’nin, kendisini kuran temel öğenin, Türk ulusunun insanca yaşamasını sağlayacak yollara başvurması da yasak edilmişti. Ülkeyi kalkındıramaz, demiryolu yaptıramazdı. Dahası, okul bile yaptıramazdı. Gösterişler içinde yaşayabilmek için ülkenin ve ulusun bütün kaynaklarını kuruttuktan sonra ulusun her türlü gelirini karşılık göstererek ve devletin onurunu, şerefini ayaklar altına alarak, birçok borçlanmaya girmişlerdi. O kadar çok borçlanmışlardı ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde batmış, iflas etmiş sayılmıştı. Osmanlı devletinin Dünyada hiçbir değeri kalmamıştı. Efendiler mirasçısı olduğumuz Osmanlı devleti’nin dünya gözünde hiçbir değeri, erdemi ve onuru kalmamıştı. Uluslararası hakların dışında bırakılmıştı. Sanki sömürge ve manda altına alınmış gibi görülüyordu.
Geçmişteki yanlışlıklarla, savsaklamalarla hiçbir ilgimiz yokken, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmaması gerekirken, bu konuda da dünya ülkeleriyle karşı karşıya gelmek, bize düşmüştü. Ulusu ve ülkeyi gerçek bağımsızlığına ve egemenliğine kavuşturmak için bu güçlüklere katlanmak ve özveride bulunmak da bizim üzerimize yükletilmişti. Ben, yüzde yüz olumlu sonuç alınacağına güveniyordum. Türk ulusunun varlığı, bağımsızlığı ve egemenliği için yüzde yüz elde etmek ve sağlamak zorunda olduğu temel hakların dünyaca tanınacağına hiç kuşkum yoktu. Çünkü gerçekte bu temel haklar güçle, hakkıyla ve bilinçli olarak alınmıştı. Konferans masasında istediğimiz, gerçekte elde edilmiş olan hakların yöntemine göre yazılıp onanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz açıktı ve doğal haklarımızdı. Bundan başka haklarımızı korumak ve sağlamak için gücümüzde vardı ve gücümüz de yeterdi. En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız ulusal egemenliğimizi elde etmiş, onu sürekli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi yine sürekli olarak kanıtlamış olmamızdı...
Nutuk s.508/509

